Flanöz'ün Fotovolk Haritası: ANKARA
- grendergi
- 28 Ağu
- 3 dakikada okunur

Ankara’nın fotoğraf yürüyüşleri ekseriyetle ya Kale’de başlar ya Kale’de biter. İnşa edilmiş ve keşfedilecek dev bir şehir varken, tek bir yürüme rotasına sıkışmayı bir kentli, aynı yerleri ve insanları, mekan ilişkilerini çekmeyi de bir fotoğrafçı olarak çok sevmediğimden olacak ki sizinle rotalarımdan birini
paylaşmak istedim. Harita yapmanın ne kadar zor olduğunu öğreten bu süreç, genelde sözlü bahsedilen bir rotanın, yazıya dökülünce de farklı yürüme pratikleri oluşturabileceği fikrini yaktı kafamda. Ozan Sağdıç’ın Bir Fotoğrafçının Gözünden kitabında “Bir fotoğrafçı için sokakta yürümek, avını bekleyen bir yırtıcı gibi olmaktır; ama burada av estetik ve anlamdır.” sözü bir kere daha anlam kazandı denebilir. Aynı şekilde Alex Webb de söyleşilerinde fotoğrafın gözleri açık bir şekilde yürümek olduğunu söylemesi yürümeyi ve fotoğrafı kucaklaşan bir bağlama oturtmuştu kafamda.
Bu yürüyüş, aslında başlangıçta tamamen bir tesadüfken sonradan bir ritüele dönüşen bir fotoğraf çekme ve düşünme eylemine dönüştü benim için. Özellikle zor zamanlarda fotoğraf çekmenin, anda kalmayı sağlaması ve duyulara öncelik tanıması sebebiyle terapik bir özelliği olduğu bilinen bir gerçek. O zaman bu gerçeğe, Ankara oyununun başlangıç noktası olarak seçtiği Kızılay’dan başlayalım.
Kızılay, olağanca hengamesi, geldiği dürümcü-kahveci kaosundan kendinizi sıyırabilirseniz iyi bir ilk durak. Zaten yıllardır iyileştirilmeyen her yolun mecburen Kızılay’dan geçmesi münasebetiyle de mantıklı ve zoraki bir seçenek olacaktır. Demirtepe’ye doğru ilerlerken eski görkemini yitirmiş eskinin avmsi pasajların ve dükkanların kendine has kokusunu daha yakından koklamak ve oradaki otantik esnafı çekmek isterseniz etrafınıza dikkatlice bakmanız gerekebilir. Belli bir yaşın Kızılay ve Tunalı dışında hiçbir yere gitmeyip buraları şehrin tek gerçekliği sanması sebebiyle “Aa burada bir hayat varmış ve aşırı kalabalık.” Şaşırması ve hafif kalp çarpıntısı yapabilir. Aman dikkat. Envai çeşit boncuk ve etamin seçeneğinden, ahşap boyama dükkanlarına, oradan perukçulara, oradan da burayı Amerikan yapan ne acaba diye sordurtan Amerikan Pasajı’na uğradıktan sonra bir soluklanmak gerekebilir.
Burada imdada Volkan Piknik yetişiyor. İlk girdiğinizde neden bu kadar çok ayna var ve neden sosisli sandiviçimi kendime sekiz farklı açıdan bakarak yiyorum gibi deli sorular gelse de aklın iplerini elimizde bulundurarak Ankara’nın eşsiz piknik kültürünün kollarına kendimizi bırakıyor, birer atom ve güzel birer rus salatalı sandiviç söylüyoruz. Atom’un verdiği enerjiyle esnafa bir elinize sağlık patlattıktan sonra diğer durağımızın hayli çeşitli kültürel yapısına doğru ilerliyoruz.
Maltepe, olağanca pavyonu, Vehbi Koç öğrenci yurdunun güzelliği ve eski pastanelerinin yanında belki Türkiye’nin sayılı aktif kalan erotik sinemalarıyla bizi ürpertmeye kaldığı yerden devam ediyor. Köşelerde pasaj içlerine saklanmış Eti ve Kerem Sineması merağımızın güvenlik ihtiyacımızın önüne geçmemesini öğütlüyor bize. Girişte oturan bezmiş yaşlı amcaları ve giren çıkanı izlemeye koyulursanız üç saniye içinde fark ediliyorsunuz, benden söylemesi.
Yavaş yavaş, Ankara bürokrasisi hissini almaya başlayacağımız o durağa sonunda yaklaşıyoruz. Olağanüstü yapısıyla gözlerimize estetik banyosu yaptıran o Kütahya Porselen Çaydanlık Heykeli’ni sebebini asla sorgulamadan geçiyor, Tandoğan’dan Beşevler’e genç insanların artmasının ve gün batımına denk getirebildiysek insan silüetlerinin turunculaşmasını yalnızca izlemiyor, şipşaklıyoruz.
Beşevler metro durağına yaklaşırken, rotanın aslında bir Ankaray düzleminde olduğunu farkediyor, kendimizi kendi kişiliklerimizi taşıyan bir metro gibi düşünüyoruz. Düşünüyoruz ki, bu yolculukta denk geldiğimiz tüm yol üstü konuşmalarından bir şeyler süzüp öğrenci neşesi denilen şeyi birkaç yudum içebilelim. Yavaş yavaş hava turuncudan kırmızıya, kırmızıdan uçuş bir pembeye ve mora geçerken gün sonuna yaklaştığımızın bilgisini karnımızın gurultusu veriyor.
Kendimizi Levanten mutfağının cep ve mide dostu ürünü olan falafelin en çıtırını yemeye Kemun’a atıyor, orta doğudan çıkan en lezzetli şeyin bu mu, içli köfte mi olduğunu sorgularken, onu da sipariş etmeye karar veriyoruz. Yok ben daha western bir tat arıyorum derseniz, biraz daha yürüyüp yolun sonundaki Italian Cut’ta sıcacık ve özenle yapılmış bir pizzayı, Kareli sofralar üstünde yemenin tadına varabilirsiniz.
Yürüyüş rotamızın sonuna doğru gelirken karnımızı da doyurduysak 7.caddenin bağıran gürültüsünden uzaklaşıp ara sokaklarındaki kedilere, mimarisi göz doyuran (bir çaydanlık heykeli olmasalar da) evlere ve sevgililere altında öpüşmek ve serinlemek için sokak arası imkanlar sunan Bahçeli’nin güzel ağaçlarına direksiyonu çevirebiliriz. Onların altında yürürken yaz mevsimi ise iki top dondurmanın serin hissiyle kucaklaşmak için epey bir dolandıktan sonra Sim Dondurma’nın soğuk bir lezzete aç sırasına girip biz de cevizliden nasibimizi alıyoruz. Dondurma yerken gelen geçeni izlemek, yürüyüş yapanları veya köpeğini çişe çıkaranları gözlemlemek, e biraz da onca yol yürümekten ve gözlem yapmanın ve el deklanşörde gezmenin verdiği kafa yorgunluğuyla kendimizi Eser Park’ta bir bankın kollarına bırakıyoruz.
Bana çok zor zamanlarda çok iyi gelen bu rotanın bin bir çeşit hali var elbette. Yemekli ve bol yürümeli bu yolculuğu deneyecekseniz ne mutlu, denemezseniz ve bu rota size kendi daha güzel rotanızı oluşturmak için ilham verdiyse daha da mutlu! Bitirirken Oruç Aruoba’nın sözleriyle sizi bu yürüyüşe biraz daha ikna etmek istiyorum: “Ayaklarımızla düşünürüz bazen. Ruh, yürürken dile gelir. “
Büşra Bozdemir
-@bujgan


